Site Yapımı : Funda Kalaycıoğlu

 

 

Funda Kalaycıoğlu

İlk Ödülüm

 

 

 

 

 

 

Anasayfaya
Geri Dön

Anasayfaya
Geri Dön

 

Text Box: 1956 yılının Aralık ayında Çamlıca’da bahçe içinde bir evde doğmuşum. Anne ve babam yanında ciciannem Nüveyre’nin de sevgi ve uğraşıları ile oldukça sağlıklı bir bebek olarak büyümüşüm. İki yaşındayken babamın görevi gereği Ağrı’nın Taşlıçay kazasına taşınmışız. Oradan da Ünye’ye... 
 
Diyar diyar dolaşmaya devam ettik sonra... İlkokulu Ankara’da bitirdim. Liseyi ise Bursa’nın kazası Mustafakemalpaşa’da... Ciciannemle birlikte en mutlu günlerimizi orada yaşadığımızı söyleyebilirim. 
 
1973 de İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesine girdim. Finans Bölümünden 1977 de ‘iyi’ dereceyle mezun oldum. Liseyi bitirinceye değin hiç okul ikincisi olmamıştım fakat üniversite öğrenimimde aynı dereceyi elde edemedim. Üniversite öğreniminin daha güç olmasından kaynaklanmadı bu sonuç elbette ki... Fakat taşradan yeni dönmüş bir genç kız olarak İstanbul’un taşını toprağını tanımaya çalışmak da oldukça zaman gerektiriyordu. Anlatabildim sanırım...
 
Son sınıfta başladığım Lisansüstü Kurlarından sonra Doktora Kurlarını da tamamlayıp, yeterlilik sınavını vererek Doktora tezimi hazırladım. Ancak iş yaşamıyla akademik kariyer çalışmalarını bir arada yürütemediğimden iş yaşamını seçerek tez sunumu safhasındayken, 1984 yılında Doktora çalışmalarımı bıraktım.
 
Çalışma hayatına 1978 de büyük bir Holdinge bağlı şirketlerden birinde Finansman Şefi olarak başladım. Merdiveni tırmanmaya orta basamaklardan başlamış oldum böylece şansımın yardımıyla... Fakat sonrasında o basamakları tırmanmak için şansımın yeterli olduğunu söyleyemem. Beni iş yaşamında tanıyanlar çalışmayı fazlaca seven biri olarak görürler. O zamanlar günün dört saatinin uyumak için yeterli olduğunu düşünen, iki kişilik yaşayıp iki kişilik çalışmayı ilke edinmiş bir garip kişiydim işte... Tanrıya şükür ki pek de kolay yorulmam.
 
Çok sık iş değiştirdim. Aktarma yapılacak daha iyi özellikte şirketler ve tırmanılacak ilave basamaklar bulma konusunda oldukça başarılı ve şanslıydım çünkü... Çalışma yaşamımı noktalayana dek seçimimi hep büyük holdinglere bağlı olup da yeni organize olmaya başlamış kuruluşlara dönük olarak yaptım. Sistemi kurup oturttuktan sonra görevimin tamamlandığını düşünüyor olmam yanında, tıkır tıkır yürüyen bir işletmenin keyfini sürmekten hoşlanmayan bir kişiliğe sahip oluşum da sık iş değiştirmemde etken oldu sanırım.
 
Üniversiteyi bitirene değin, ne tür bir iş yaşamından ya da hangi tür bir meslekten hoşlandığımı bilmiyordum. İlk iş deneyimimle birlikte mesleğime aşık oldum. Neredeyse on beş yıl boyunca her sabah aynı hevesle gittim işe; yüreğim çarparak, koşa koşa...
 
İlk kez Finansman Müdür Vekili olduğumda yirmi dört yaşındaydım. Yaşım küçük olduğu için Yönetim Kurulu müdürlük terfiimi vekaleten vermişti. Aylık ücretim de diğer müdürlerin neredeyse yarısı kadardı. Hem küçük, hem de kadın olmanın zorlukları işte...
 
Bir şirketin finansal yöneticisi olmak, aynı zamanda planlama faaliyetlerini de yürütmek çok zevkli bir iştir. İnsana büyük bir tatmin duygusu verir. Ve işinizi benim kadar seviyorsanız, kendinizi o dünyaya kolayca kaptırır gidersiniz.
 
Benim için de öyle olmuştu. Ta ki oğlum Cankut dünyaya gelene kadar... Kariyer evlilikle bir arada pek güzel yürüyor fakat gerçek anlamda annelik için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çünkü o minik amipler, parmağınızın ucuyla dokunduktan sonra yavaş yavaş bütün bedeninizi kuşatarak sizi kendi içlerine alıveriyorlar.
 
İş yaşamından aldığım zevki kat kat fazlasıyla annelikten de aldığımı belirtmeliyim. Oğlum büyürken tek bir gün dahi eski iş yaşantımın özlemini duymadım. Açılan bu yeni defter eskisinden çok daha kalın ve doyurucuydu çünkü...
 
Fakat oğlum anne kanatları altından çıkabilmek için çırpınmaya başlama yaşına geldiğinde büyük bir boşluk içinde buldum kendimi. Emeklilerin ve ev hanımlarının uğraşı olan her türlü el sanatlarıyla ilgilendim. Boncuklardan ağaçlar yaptım, elime bir fırça geçirip evde bulduğum her şeyi renkli renkli boyadım, örgüler, dantellerle çekmeceler doldurdum. Ve evde hiçbir şeyi koyacak yer kalmayınca...
 
Yazmak o güne değin hep hayal ettiğim fakat bir türlü başlamaya cesaret edemediğim bir şeydi. Aslında çılgın bir okuyucuyumdur ben... Evin her tarafında, çeşitli işleri yaparken ya da çeşitli ruh hallerindeyken okumak için açık tuttuğum kitaplarım bulunur. Her şeyi okuyarak yaparım. Ama yazmak? 
 
İlk denememe ‘Nüveyre’ ile başladım. Cicianneme yıllar önce verdiğim sözü de yerine getirmiş oluyordum böylece... Nüveyre, konusu nedeniyle çok büyük bir araştırma gerektiriyordu ve ben nasıl roman yazılacağını bilemediğim için ilk kitabımın hazırlanması üç dört yıl kadar sürdü. 
 
Nüveyre için kütüphanelerde araştırma yaparken Kanuni Sultan Süleyman dönemiyle ilgili pek çok veri bulunduğunu görmüş ve bir yandan onları ta toplamış olduğumdan, Nüveyre’nin ardından ikinci romanım ‘Adalı’yı yazdım.
Yazmaya nasıl başlayacağımı bilememiş olmam gibi, kitaplarımı nasıl bastıracağımı da bilmiyor oluşum, üçüncü ve dördüncü kitaplarımı da üst üste bir kenara koymama neden oldu.
 
Nihayet, Remzi Kitabevi postayla göndermiş olduğum kitapların yayınlanması için bir hafta gibi kısa bir zamanda görüşme talebinde bulununca, yazdıklarım kitapçı vitrinlerinde yer almaya başladı.
 
İnsanın zevk aldığı işi yapması gerektiğini her zaman savunmuş olan ben, şimdi büyük bir keyifle kitap yazıyorum. Daha önce başlasaydım her şey daha farklı olur muydu bilmiyorum fakat şu anda yazmak benim yalnızca işim değil aynı zamanda en büyük hobilerimden biri oldu. Elim kalem tutabildiği sürece yazmayı düşünüyor ve bir gün, “İyi yazıyordu!” denilerek anılmayı diliyorum.
 
İşte benim tüm yaşam öyküm... 
 
 
Mutlulukla kalın... 
 
 
 
 
 
Funda Kalaycıoğlu