EVE DÖN

Site Yapımı : Funda Kalaycıoğlu

 

 

 

Text Box: Denizler vardır umut dağıtan, aç karınları doyuran... Denizler vardır nice sevgiler yaratan, sayısız aşklara konu olan... Denizler vardır kavuşturan, hep ama hep kendinden bir şeyler vermek isteyen... Bütün bu pırılsu’ların dışında bir ‘siyah’ vardır ki bela doludur; korku doludur; kin ve nefret doludur.
 
Dünyada bu ‘siyah’tan daha acımasız başka bir deniz var mıdır acaba? Verdiği umutlar kadar, umut çalan... Verdiği canlar kadar, can alan... İnsanları kavuşturmaktan çok, onları ayırmayı düşünen... Umut dolu yaşamları doyurmaktan çok, bu umutlarla kendi karnını doyurmayı tercih eden... Hiçbir zaman aşklara konu olamayacak kadar sevgisiz... Verdiği mutlulukları kat kat mutsuzluklarla geri alacak kadar kıskanç...
 
                             VAHŞİ KATİL ve KARA, ÇOK KARA
 
                             “MAREA NEAGRA” (*)
                                                                 
                       (*) MAREA = Deniz (Romence)
                    NEAGRA = Simsiyah, kara (Romence)
                      M A R E A     N E A G R A = KARA DENİZ
 
Romanya’nın Constanta (*Constanta: Romanya’nın Karadeniz kıyısındaki tatil şehri, Köstence ) şehri, Bulgaristan sınırına elli kilometre uzaklıktadır. Sahil boyunca devam eden bu elli kilometrede isimleri zihinlerde hoş bir yer işgal eden Neptün, Venüs, Jüpiter, Satürn gibi küçük tatil kasabaları yer alır. Sayıları onu bulan bu şirin ve yeşillik kasabaların yazın yüz binlerle ifade edilebilecek nüfusları, kışın gelmesiyle birlikte bir kaç bine kadar düşer. Bunların içinde belki de en şirini, Constanta’ya on kilometre uzaklıktaki Eforie-Nord’dur. Birbirinden güzel renklere boyanmış tek katlı bahçeli evleriyle, sahilin hemen bitiminde yükselen otuz metrelik yeşillik dik arazinin üzerinde yer alan şirin otelleriyle, yazın turistlerin kışın emeklilerin cennetidir Eforie-Nord...
Sahilin hemen hemen tam ortasında, denize doğru iki yüz metre kadar uzanan geniş bir mendirek vardır. İşte o mendireğin ucuna doğru, Bin dokuz yüz doksan sekiz yılının soğuk bir Kasım sabahı, elli - elli beş yaşlarında bir adam, köpeğiyle beraber yürümekteydi. Her hafta Pazar sabahları buraya gelir, köpeğini gezdirirdi adam... Köpeğinin bu sahili, hele hele mendireği çok sevdiğini bilirdi. Çok garip bir telepati vardı ikisinin arasında... Köpek, İngiliz Coocker Spanieli idi. On, on iki kilogram ağırlığındaydı ve kulakları neredeyse yere değiyordu. Vücudunun her tarafı uzun, kızıl-kahve tüylerle kaplı, sadece çenesinden karnına kadarki kısmı pamuk gibi bembeyaz olan, çok akıllı fakat işine gelmeyen komutlara asla uymayan inatçı bir köpekti Tommy... O gün de sahibinin yanında bir ileri, bir geri koşarak devamlı havlamaktaydı. 
“Yine arkadaki iki korumayı korkutmak istiyor...” diye düşündü sahibi; “Hem de boyuna posuna bakmadan...”
“Sus oğlum, sus Tommy!”
Fakat bu emir susturamamıştı Tommy’yi... Daha yüksek sesle havlamaya devam etti. Artık hiç geriye koşmuyor, sadece ileriye doğru hamleler yapıp çılgınlar gibi havlıyordu. Şaşırmıştı sahibi; gözlerini kısarak dikkatle ileriye doğru baktı. Mendireğin sonunda, denize yığılmış olan büyük kayaların arasında bir siluet görür gibi oldu. Adımlarını sıklaştırarak hızla kayalara doğru yürürken Tommy’de var gücüyle havlamaya devam ediyordu.
“Ömer Bey!”
Bu sesle durdu ve arkasına baktı Ömer Ayanoğlu. İki koruma görevlisi koşarak yanına gelmişlerdi.
“İlerde, kayaların arasında bir karaltı gördük efendim. Lütfen siz burada durun; biz bir kontrol edelim.”
“Bir tehlike olduğunu sanmıyorum çocuklar...” diyerek yürümeye devam etti Ömer Ayanoğlu. Korumaları da öne geçmiş hızla yürümekteydiler.
Tam o sırada, kayaların tepesinde on iki, on üç yaşlarında bir çocuk belirdi. Yüzünü denize çevirmiş, arkasından gelenleri görmemişti. Tommy’nin havlamalarını bile duymuyormuş gibiydi. Ayakları çıplaktı ve üzerinde sadece kısa kollu bir t-shirt vardı. Kasım ayının soğuğunu sanki hissetmiyordu. Arkadan gelenler çocuğun kendisini denize atacağını anlamışlardı. Bağırarak Onu durdurmaya çalışmalarına ve Tommy’nin artık gırtlağını parçalarcasına havlamasına rağmen, trans halinde olan çocuk yaylandı, kendisini denize fırlatmak için hamle yaptığı anda ayakları kaydı ve denize düşeceği yerde, kayaların üzerine bir çuval gibi düşerek gözden kayboldu. Çocuğun yanına hepsinden önce yetişen Tommy havlamalarına devam ediyor fakat kayalar çok dik ve kaygan olduğundan, oraya inmeye cesaret edemiyordu.
“Onu kurtarın çocuklar!”
 
Aslında Ömer Ayanoğlu’nun bu talimatına gerek bile yoktu. Kaygan kayalardan dikkatle inip çıkmaya çalışan iki koruma görevlisi başından, ayaklarından ve vücudundaki çiziklerden kanlar akan çocuğun yanına yaklaşmışlardı bile... Çocuğun gözleri açıktı fakat kesik kesik solumasından ve dudaklarını ince bir çizgi halinde gererek inlemesinden, çok acı çektiği belli oluyordu. Koruma görevlileri, almış oldukları eğitime uyarak büyük bir titizlikle ama epey uzun bir sürede çocuğu mendireğe çıkarıp yere yatırdılar. Aslında yaralıyı hiç kımıldatmamaları gerektiğini biliyorlardı ama her an bir dalganın çocuğu denize çekebileceğini de hesaba katmak zorundaydılar. Hemen paltolarını çıkarıp yaralının üzerine sararak Onu soğuktan korumaya çalıştılar. 
Çocuğun yanına çömelen Ömer Ayanoğlu, gördüğü tertemiz ama acı içinde şekillenen yüzden çok etkilenmiş, kalbi acıma mı yoksa sevgi mi, ya da her ikisi birden mi olduğunu anlayamadığı bir duyguyla burkulmuştu. Hafifçe çocuğun yanaklarını okşayarak sordu;
“Ce face copil? Te simti bine?
(*) Nasılsın oğlum? İyi misin?
 
Fakat çocuğun bu soruyu duyduğu bile şüpheliydi. Vücudu girdiği şoktan ya da dondurucu soğuktan tir tir titremekteydi. Koruma görevlileri de kendi aralarında konuşmaktaydılar;
“Bence hemen bir ambulans çağırmalıyız.”
“Deli misin sen? Constanta’dan buraya ambulans gelene kadar çocuk ölebilir.”
“Peki ne yapmamızı önerirsin?
Bu konuşmaları duyan çocuğun titremesi hafifler gibi oldu. Fısıltılı bir sesle konuşmaya çalıştı;
“Sizler Türk müsünüz?”
Hemen yanında çömelmiş olan Ömer Ayanoğlu bu Türkçe fısıltıyı duymuştu. O da Türkçe cevap verdi;
“Evet oğlum; hepimiz Türk’üz...”
Küçük çocuğun zümrüt yeşili gözlerinden yanaklarına süzülen gözyaşları, üç kalbi de acıyla titretti. Sanki aynı ailedenmişler gibi bir iletişim kurulmuştu aralarında... Hele paltoların altından çıkarıp Onlara doğru uzattığı küçücük eli, Ömer Ayanoğlu’nu neredeyse ağlatacaktı. Hemen o küçük eli avuçlarının arasına aldı ve sordu;
“Peki sen Türkçe’yi nasıl öğrendin oğlum? Yoksa sende mi Türksün?”
İlk soruya cevap gururla geldi;
“Benim de babam Türk’tü efendim.”
Ama ikinci soruya cevap, utana sıkıla ve fısıltıyla çıktı çocuğun ağzından;
“Ben melez bir çingeneyim!”
 
                                                                * 
                                                               * * 
 
Bin dokuzyüz yetmiş dokuz yılı, diktatörlüğün sınırlarının iyice kullanıldığı ve Çavuşesku’nun sanki hiç ölmeyecekmiş gibi kendini –hasta bir beyinle- Allah ile eş tuttuğu son on yılının başlangıcıydı. Romen halkı henüz portakalla tanışmamış, Coca cola’nın adını bile duymamıştı. Polis korkusu, ölüm korkusu da dahil bütün korkuların üstüne çıkmıştı. Sadece turistler –ki onlarda sürekli izleniyorlardı- biraz ayrıcalığa sahiptiler.
İşte o yılın Ağustos ayında Kaptan Arif, çok büyük tonajlı gemisini Constanta limanına yanaştırmış, üç gün içinde bütün yükünü boşaltmış, işlemlerini tamamlamış ve yeni yükünü almaya başlamıştı. Aşağı yukarı dört beş gün daha kalacaktı limanda... Artık eğlenceye zaman ayırmayı hak etmişti doğrusu... Gemisini üç günlüğüne ikinci kaptana emanet etmiş fakat bir problem çıkarsa kendisini aramaları için PALACE Hotel’in telefonunu ve adresini vermişti.
Gündüz otel odasında iyice dinlendikten sonra çantasının içine, Türkiye’den getirdiği ruj, oje gibi makyaj malzemelerinden bir kaç tane ve biraz da muz, portakal, şişe Coca Cola koyduktan sonra bir taksi çağırtarak kendisini meşhur MELODY BAR’a götürmesini istedi. Senelerdir Constanta’ya yük taşıdığı için Romence’si gayet iyiydi Kaptan Arif’in... Bu şehrin gezilecek yerlerini, Romen halkının karakterini, seks konusunda hiç bir utanç duymadıklarını gayet iyi bilirdi. Kendisi de gençti henüz... Otuz beş yaşında olmasına rağmen, yirmili yıllarının sonunda gibi görünürdü. Romanya’da geçirdiği güzel gecelerin kendi hakkı olduğunu düşünürdü.
İşte o akşam da çok güzel eğlenmişti Kaptan Arif... Birbirinden güzel kadınlar vardı çevresinde... Ama bir tanesi vardı ki, gözlerini Ondan ayıramıyordu bir türlü. Zümrüt yeşili gözler, uzun, simsiyah parlak saçlar, inanılmaz güzellikte bir vücut... Bütün bu nitelikler, masalar arasında dolaşarak çiçek ve hediyelik eşya satan Victorisa’da bulunuyordu.
Bir kaç kez masasına çağırarak Victorisa’dan alış veriş yapmış ve her seferinde Lei yerine dolar vererek Onu çok sevindirmişti. Kızın da Ona ilgi duyduğu her halinden belliydi. Gecenin sonunda birbirlerine sarılarak Arif’in oteline gitmeleri Romanya için çok normal bir olaydı. Ama sonrasında ortaya çıkan olay, Romanya için hiç de normal olmayan, hatta yadırganacak bir durumdu. 
Victorisa bakireydi. İşte belki bu durum, belki de ikisinin arasında bir anda oluşan elektriklenme nedeniyle uzun yıllar sürecek bir beraberliğin ilk tohumları o gece atılmış oldu.
Victorisa, çingene güzeli bir anne ile Rus bir ticaret adamının kızıydı. Çocukluğu çingene mahallesinde geçmiş ve babasını her seferinde en fazla bir iki ay görebilmişti. Ama bu kısa süreler bile yeterliydi Onun mutlu olmasına... Kendisi okula gidememesine rağmen çok şeyler öğreniyordu bu buluşmalarda. En azından baba sevgisini tadıyordu. İşte bu sebeple yemin etmişti Victorisa; ileride çocukları olursa onları sevgiyle büyütecekti. Çingenelik olarak boynuna takılan o insafsız halkayı çocuklarına taktırmayacaktı. Babasından öğrendiği bütün bilgileri onlara aktaracak, okutacaktı çocuklarını... Hem de Çavuşesku’ya rağmen...
Arif’i gördüğü an hemen anlamıştı beklediği adamın O olduğunu... Belki de gerçekten çingenelerde geleceği hissetme duygusu biraz fazlaydı. Ama nasıl olursa olsun, yıllardır olanaksız şartlarda bile bekaretini sakladığı adamı tanımıştı.
Böylece mutluluk dolu seneler birbirini kovalamaya başladı. Kaptan Arif yıllık izinleri de dahil, bir yılın yaklaşık beş altı ayını Romanya’da geçiriyordu. Bütün bildiklerini Victorisa’ya aktarıyor ve Onun bilgiye olan açlığını, öğrenme yeteneğini gördükçe çok şaşırıyordu. Kendisi oldukça kültürlü bir insandı. Yıllardır yaptığı seferlerde en büyük dostu kitapları olmuştu. Bu kitaplardan bine yakın bölümünü her seferden dönüşünde parti parti Constanta’ya getirerek Victorisa’nın okumasına sunmuştu. Çok kısa bir sürede Türkçe’yi öğrendi Victorisa... Arif’in kendisine anlattığı İslam dininden de çok etkilenmişti. Herkesin kendisiyle alay etmesinden korkarak kimseye bir şey söylememişti ama gönülden Müslüman olmuştu ve namaz vakitlerini asla kaçırmıyordu. Kendi Müslümanlığını Allah kabul etsin diye de her gün dualar etmekteydi.
Arif’in kaptanlıktan kazandığı para, yirmi beş, otuz dolar maaş seviyesi olan Romanya’da astronomik bir miktar olduğu için hemen bir ev satın almışlardı. Yıllardır oturduğu çingene mahallesinden ayrılmak çok sevindirmişti Victorisa’yı... Zaten anne ve babası öldüğünden beri akrabam veya dostum diyebileceği kimsesi kalmamıştı. Her şeyi Arif’ti artık... 
Çalışmayı bırakmıştı. Beraberliklerinin üçüncü yılı dolduğunda ilk çocukları dünyaya gelmişti. Çok güzel bir erkek bebekti. Bin dokuz yüz seksen iki senesinin Ekim ayında doğmuş ve o sıralar Türkiye’de çok sevilen Evren ismi Ona da konmuştu. İki sene sonra ikinci oğulları Kenan dünyaya gelmişti. Artık bir aileydiler. Hem de çok mutlu bir aile...
Fakat çocuklar büyüdükçe sorunlar ortaya çıkmaya başladı ve Evren ilkokula başladığı yıl doruk noktasına ulaştı. Çocukların ve Victorisa’nın çingene kanı taşıdıkları asla belli olmamasına rağmen o iğrenç ‘Romen dedikodu çarkı’ dönmeye başlamış ve aileler kendi çocuklarına Onlara yanaşmamalarını tembih eder olmuşlardı. Evren her gün eve ağlayarak geliyordu. Kenan ise sokakta oynayamaz olmuştu. Bu duruma bir çözüm bulmak gerekmekteydi.
Çözüm, Türkiye’nin Constanta Başkonsolosluğu yardımıyla geldi. Yabancıların çocuklarına eğitim veren özel okula Evren ve Kenan beraber girdiler. Kenan’ın anokulu için senelik iki bin dolar, Evren’in ilkokulu için de dört bin dolar ödeyeceklerdi. Okuldaki ilk yılları inanılmaz mutlulukla geçmişti çocukların... Burada hiç kimse kendileriyle çingene kökenli oldukları için alay etmiyor, arkadaşları ve öğretmenler Onları küçük görmüyorlardı. 
Akıllarına bile gelemeyecek olan felaket haberi, ikinci sınıfa başladığı ilk gün geldi Evren ve Victorisa’ya... O günün sabahı Arif iki oğlunu da yanına alarak evden çıkmıştı. Evren’i okula bıraktıktan sonra, küçük oğlunun yalvarmalarına dayanamayarak sahile inmiş ve bir sandal tutarak balığa açılmışlardı. Hava çok güzeldi. Aniden patlayacak fırtına aklına bile gelmiyordu Arif’in... O yalnızca oğluna güzel bir kaç saat geçirtmek istiyordu. Hayattaki son arzusu da bu oldu. Baba ve küçük oğlundan bir daha haber alınamadı.
Bin dokuz yüz seksen dokuz senesinin o korkunç Eylül sabahı, Çavuşesku’nun ortadan kaldırılmasına çok az bir zaman kala erkeğini ve küçücük oğlunu kaybeden Victorisa’nın acı çekmeye bile hakkı yoktu. Senelerdir unuttuğu ‘gelecek korkusu’ yeniden hortlamıştı. Kendisi için değildi bu korku; mutluluk dolu, sevgi dolu on yıl ölene kadar yeterdi Ona... Erkeği yoktu ama dünyadaki en büyük aşkı yerleştirmişti gönlüne; Allah sevgisini... Korkusu Evren içindi. Çok küçüktü daha... Yedi yaşındaki bir çocuk için çok acımasız davranmıştı hayat... Belki de daha çok acımasız günler ilerdeydi.
Arif öldüğü zaman evde bulunan para, Romanya şartlarında çok büyük bir paraydı. Yedi bin dolarları vardı. İdareli kullanılırsa en az on yıl yeterdi bu para bir anne ve oğula... Ama Evren’i okuldan alması gerekecekti o zaman... Çocuğunu normal bir devlet okuluna yerleştirirse başına neler geleceğini eski tecrübelerinden biliyordu Victorisa. Evren gibi hassas bir çocuğun, hele başına böylesi bir felaket gelmişken itilip kakılmayı, hor görülmeyi, tiksinilmeyi kabul edebilmesi mümkün değildi. 
Sonunda bir karar vardı Victorisa... İkinci sınıfın yıllık dört bin dolarlık ücretini Arif ölmeden önce yatırmıştı. Eğer kendisi de yeniden, hem de gece gündüz çalışırsa Evren’in üçüncü ve dördüncü sınıf taksitlerini ödeyebilirdi. Fazla düşünmeden kararını verdi. Kendini biraz toparladıktan sonra, Eforie-Nord’un sahilinde bulunan MEDUZA Hotel’de bar garsonluğu işi buldu. Maaşı azdı ama turistlerin, özellikle Türkçe bildiği için Türk müşterilerin bıraktığı bahşişler epey büyük oluyordu. Ama kendisini de diğer bütün kadın garsonlar gibi para karşılığı seks yapan bir kadın zannettikleri için sık sık büyük problemlerle karşılaşıyordu. 
Hiç bir zaman gururundan, namusundan fedakarlık etmedi. Kim ne derse desin O bir Müslüman ve Türk Kaptan Arif’in kadını olarak görüyordu kendini... Meduza Hotel’in programı yirmi dört saat çalışıp yirmi dört saat dinlenmek olmasına rağmen Victorisa hemen Meduza’nın iki yüz metre uzağında olan Hotel UNION’da da dinlenmeye ayrılan yirmi dört saatinin on ikisinde bulaşıkçı olarak çalışıyordu. Romanya’da Cumartesi Pazarların bu sektörde çalışan işçiler için tatil olması söz konusu olamayacağından, bir hafta yüz otuz iki saat, öbür hafta yüz yirmi saat çalışıyordu. Günden güne yorgunluktan zayıflıyor, güzel yüzüne yeni çizgiler ekleniyordu. 
 
 
'Marea Neagra'

Anasayfaya
Geri Dön

       

Anasayfaya
Geri Dön

Tüm Sayfalar Müziklidir!

 

 
 

 

Funda Kalaycıoğlu

-devam-