Tüm Sayfalar Müziklidir!

 

 

Site Yapımı : Funda Kalaycıoğlu

'Marea Neagra'

 
 

 

Funda Kalaycıoğlu

Text Box: Evren’in dördüncü sınıfı da başarıyla bitirdiği Bin dokuz yüz doksan iki yılının Haziran ayında artık iyice bir yaşlı kadın havası yerleşmişti Victorisa’nın yüzüne... Gerçi hala vücudu çok güzeldi ama epey zayıftı. Uzun boyuna rağmen kırk dört kiloya kadar düşmüştü. Ama mutluydu. Allah’a her gün şükrediyordu. Tek üzüntüsü babası ve küçük kardeşi öldükten sonra yemeden içmeden kesilen Evren’in yaşıtlarına göre çok küçük kalmasıydı. 
Hala sekiz yaşlarında küçücük bir çocuk görüntüsündeydi Evren... Ama çok başarılı bir öğrenciydi. Romence dışında çok iyi Türkçe biliyor, İngilizce’si de günden güne güzelleşiyordu. Geçmişini zihninden silebilsin diye, Çingene dilini öğretmemişti oğluna Victorisa... Ama ilerde sırf çingene dilini bilmediği için hor görüleceğini düşünememişti. 
Çok yorgun bir anne ve başarılı bir çocuk o yazı geçirebilecekleri en güzel şekilde değerlendirmişlerdi. Evren’in beşinci sınıf parasını da biriktiren Victorisa Unıon Otel’deki bulaşıkçılık işini bırakmıştı. Bu kararı vermesindeki en büyük etken Meduza Hotel’de maaşına zam yapılması ve Constanta’ya gidip gelmesini engelleyecek küçük bir oda vermeleriydi. Evren ile beraber kalıyorlardı bu odada... Dinlenmesi için verilen yirmi dört saatin birazını uykuya ayıran anne, diğer bütün zamanını oğluyla geçiriyordu. 
Evren yavaş yavaş kendini toparlamaya başlamıştı. Hayattaki tek varlığı olan annesine büyük bir hayranlık ve sevgiyle bağlıydı. İleride okuyup büyük adam olduktan sonra annesine çok iyi bakacağına yemin etmişti kendi kendine... Küçücük yaşına rağmen günde bir veya iki defa namaz kılmak çok rahatlatıyordu Onu... Hele annesinin öğrettiği duaları okumak ve akşamları yattıktan sonra içinden Allah’a ulaşmak mutlulukların en büyüğüydü Evren için... Ağustos ayının sonuna kadar mutluluğu katlanarak büyümüştü çocuğun... Nereden bilirdi ki kaderin kendisini sınayacağı imtihanların henüz bitmediğini?.. Nereden bilebilirdi ki bu mutlu günlerin sonsuza kadar sürmeyeceğini?..
Ağustos ayının son günü Otel müşterileri için denizin ortasında bir yat partisi düzenlemişti yönetim. Bir haftalığına özel bir şirketten kiralanan yüzer restaurant o akşam yüz yirmi kişiyi ağırlayacaktı. Garsonlar sabahtan beri harıl harıl iş yapıyor ve turistlerin bir sonraki sezonda yeniden gelmelerini sağlamaya çalışıyorlardı. Fakat barda görev yapacak olan garsonlardan biri o gün işe gelmemişti. Akşam üstü Victorisa’nın yanına gelen şefi Ona bu akşam yüzer Restaurantta görev yapacağını ve hemen hazırlanarak sahildeki sandala gitmesini söylemişti. Müşteriler motorlarla yüzer restauranta giderken, personelin motorlardan yararlanması yasaktı. 
Hemen sandala giden Victorisa, kendisinden başka dört bayan ve bir erkek garsonun daha orada olduklarını gördü. Altı kişi küçük sandala doluştular ve erkek garson kürekleri çekmeye başladı. Ama görüldüğü kadarıyla kürekçiliği pek beceremiyordu. Kadınlardan iki tanesi gülerek kürekleri kendilerinin çekebileceklerini söylediler. Bu teklifi memnunlukla karşılayan adam yerinden kalktı fakat iki kadınla küçücük sandalda yer değiştirebilmeleri için Victorisa’nın da ayağa kalkması gerekiyordu. Dikkatlice ayağa kalktı O da... Herkes birbiriyle temas halinde küçük küçük dengeli adımlarla hareket ederken, kadınlardan birinin paniğe kapılması bir anda herkesin dengesini kaybetmesine neden oldu. Victorisa denize düşmemek için yanındaki arkadaşına sıkıca tutunmak istedi fakat ayağı kaydığı için başaramadı. Kafasını sandalın kenarına şiddetlice çarparak karanlık sulara gömüldü. Onun düşmesiyle iyice dengesi bozulan sandal içindekilerle birlikte bir anda alabora oldu. On saniye içinde bütün başlar sandalın hemen yanında belirdiler. Aralarında bir tek kişinin başı gözükmüyordu. Victorisa’nınki...
 
                                                                            * 
                                                                          * * 
Pazartesi sabahı yedide Evren’in yattığı hastane odasının kapısı usulca açıldı ve Ömer Ayanoğlu çocuğu uyandırmamaya dikkat ederek usulca içeriye süzüldü. Dün on iki, on üç yaşlarında olduğunu sandığı çocuğun aslında on altı yaşında olduğunu öğrenmişti. Şimdi ise on iki yaşından bile küçük görünüyordu zavallı çocuk... Evren de gözlerini açmış dikkatle kendisine bakıyordu. Hemen çocuğun yanına gitti ve saçlarını okşadı Onun...
“Nasılsın oğlum?”
Cevap yok.
“Beni hatırlıyor musun?”
Cevap yok.
“Korkuyor musun?”
Cevap yok.
“Peki yavrum; sen kendini toparlayınca yeniden konuşmayı deneyebiliriz. Şimdilik sen doktorların ve hemşirelerin bütün dediklerini yap; ben öğlen yeniden gelirim.”
Çocuğu alnından öperek arkasını döndü ve kapıya doğru yürümeye başladı. Fakat arkasından gelen cılız bir sesle geriye dönmek zorunda kaldı.
“Siz Türk’tünüz... Değil mi?..”
“Evet oğlum, ben Türk’üm.”
“Ben burada kalamam Türk amca.”
“Benim adım Ömer yavrum. Bana Ömer Amca dersen sevinirim.”
“Ben burada kalamam Ömer Amca...”
“Niçin kalamazsın?”
“Çünkü benim parasız yatma veya doktora gelme hakkım yok. Benim nüfus cüzdanım bile yok.”
Bunları söylerken ağlamaya başlamıştı Evren... Sessiz hıçkırıklarının her biri sanki yaşadığı büyük acıları ciğerlerinden söküp beynine gömüyordu. Ömer Ayanoğlu da çok etkilenmişti bu hıçkırıklardan... Hafifçe yanaklarını okşadı küçüğün...
“Ağlama yavrum; ağlama küçük oğlum!”
Bu sözler, hıçkırıkların daha da artmasına neden olmuştu.
“Ama siz beni hiç anlamıyorsunuz! Para veremezsem beni döverler. Polise verirler. Hapse atarlar. Romanya’da benim gibilerin para vermeden hastanede yatması çok büyük suçtur.”
“Tamam yavrum; bunun için üzülmene hiç gerek yok! Bütün hastane paralarını ben vereceğim. Hatta sana çok iyi bakmaları için hastane personeline elli dolar bahşiş bile verdim.”
“Elli dolar mı?”
Çocuğun ağlaması kesilmiş, şimdi inanmaz gözlerle ağzı bir karış açık bakıyordu bön bön...
“Evet oğlum, artık ağlamana gerek yok. Benim de şimdi işime gitmem gerekiyor. Bu öğlen ve akşam tekrar ziyaretine geleceğim. Yarın sabah da seni hastaneden çıkaracağım. Bu arada bana ihtiyacın olursa doktoruna ve hemşirelere telefon numaramı bıraktım.”
Bunları söyledikten sonra çocuğun alnına bir öpücük kondurup “Hoşçakal oğlum” diyerek odadan çıktı. Duyduklarına hala inanmakta güçlük çekiyordu Evren... Bir adam, hem de hiç tanımadığı bir adam, kendisine iyi baksınlar diye hastane personeline elli dolar gibi muazzam bir para vermişti. Annesinin kendisine öğrettiği ve hala unutmadığı duaları okumaya başladı. Biraz sonra da uyumuştu.
 
O gün hem öğlen hem akşam sözünü tutarak Evren’i ziyaret eden Ömer Ayanoğlu, ertesi sabah dokuz buçukta O’nu hastaneden çıkarmaya geldi. Yanında çocuk için ayakkabı, çorap, pantolon, kazak, mont ve iç çamaşırı getirmişti. Evren önce izin isteyerek banyoya girdi. Daha sonra yeni giysilerini giyerek dışarı çıktı. Ömer Ayanoğlu’nun yüreği bir kere daha burkulmuştu. Tertemiz bedeninin üzerine giydiği giysiler o kadar yakışmıştı ki çocuğa... Şimdi Hıristiyanların ikonalarında yer alan melek figürlerine benziyordu. Fazla zaman kaybetmeden aşağıya, otoparka indiler. Koruma görevlileri iki kapıyı da açarak Onları arkaya oturttuktan sonra biri şoför koltuğuna, diğeri de onun yanına oturarak yola çıktılar. Bu hareketler çok şaşırtmıştı küçük çocuğu... Kimdi acaba bu son model Mercedes’li ve iki adamın çok saygılı davrandığı Ömer Amca?
Araba Türk Konsolosluğunun dört yüz metre uzağındaki Salih’in Restaurantı’nın önünde durdu. Arabadan inip de içeri girdiklerinde gösterilen saygı daha bir şaşırtmıştı Evren’i... Cam kenarına değil, ayrı bir kapıyla geçilen iç bölüme girdiler. Koruma görevlileri kapının dışında kalmışlardı. İç bölümdeki altı masalık salonda yalnızca ikisi vardı.
“Şimdi montunu çıkar ve rahatına bak oğlum...” dedikten sonra Salih’i çağırdı ve döner, salata, cola siparişini verdi Ömer Ayanoğlu... Beş dakika geçmeden gelmişti siparişler.
“Şimdi hem ye, hem de sorularıma cevap ver oğlum. Bu iki işi birden becerebilecek misin?”
Yapılan espriyi anlamıştı çocuk. Hafifçe gülümseyerek cevap verdi;
“Yapabilirim sanırım efendim.”
“Peki öyleyse oğlum; anlat bakalım, senin gibi akıllı bir çocuğun kendini öldürmek istemesinin nedeni nedir?”
 
Derin bir iç çekti evren ve ağzındaki lokması bitince konuştu;
“Bunları size anlatmasam olmaz mı Ömer Amca? Şu anda yıllardır yaşamadığım bir mutluluğu yaşıyorum. Nasıl olsa bu da bitecek. Hiç olmazsa bu mutlu anımda, geçmiş acıları dile getirmesem olmaz mı?”
“Hayır olmaz yavrum!” dedi Ömer Ayanoğlu... Çocuğun geçmişindeki büyük acıları bilmediği için devam etti; “Geçmişindeki acılarla yaşamayı ve her anında Allah’a şükretmeyi öğrenmelisin...” 
Bu sözleri söyledikten sonra kendi ağzından çıkanlara kulakları inanamamıştı. Çünkü O bir Ateist idi. Küçücük bir çocuk nasıl da değiştirmeye başlamıştı kendisini?.. Daha sonraki bir saat ise hayatında hiç tatmadığı acıları öğretmişti Ömer Ayanoğlu’na... Evren’in ağzından çıkan her mutlu anı ve her acı çığlık sanki bin yıl yaşlandırmıştı kendisini... Çocuğun gözyaşları içinde anlattıkları, Onun gözlerini daha çok yaşartmıştı. Çocuk, annesinin ölümünü de anlattıktan sonra hıçkırıklara boğulmuştu. Ömer Ayanoğlu da sessiz hıçkırıklarını tutamıyordu artık... Bu kadar küçücük bir kalbin içindeki böylesine büyük acılar kendisini çok ama çok etkilemişti. Göz yaşlarını silip sesine sakin bir ton vermeye çalışarak konuştu;
“Peki yavrum, annen öldükten sonra beş yıldan fazla bir zaman geçmiş. Bu süre içinde senin gibi küçücük bir çocuk ne yapabilir ki? Yani, sen ne yaptın? Seni intihara sürükleyecek kadar neler oldu?”
Bu soruları sorduktan sonra hemen pişman olmuştu. Çünkü çocuğun yüz ifadesi değişmiş, karşısına sanki yetmiş yaşında bir adam oturmuştu. 
“Neler öğrenmek istiyorsunuz Ömer Amca? Siz bir insanın umutlarının tükenmesinin ne anlama geldiğini bilir misiniz?.. İnsanın, ne kadar Allah’a inanırsa inansın, dualarına en ufak cevap bile gelmediği zaman yaşadığı hayal kırıklığını anlayabilir misiniz?.. Hele hiç bir varolma hakkı tanınmayan çingenelerin isyanını hissedebiliyor musunuz?.. Sürekli uzaktan itilen, tiksinilen, nefret edilen, hayvanlara gösterilen sevgi bile kendilerin çok görülen, her yeni kuşakta umutları biraz daha tükenen çingenelerin gözyaşlarını görebiliyor musunuz?.. Ben cevap vereyim size; H a y ı r ! Bunları yaşamadan hissedebilmek mümkün değildir. Beş buçuk yıldır ne yaptığımı sordunuz; cevap vereyim; kendi insanlarım tarafından bile aşağılandım. Çingene dilini bilmediğim için beni sürekli hor gördüler. Ama yaşadığım felaketleri öğrenince beni bağırlarına bastılar. Kendileri de aç olmalarına rağmen bana yemek verdiler. Elektrik, su ve diğer aidatları ödeyemediğim için Romen Hükümeti evimi elimden aldığı zaman bana yatacak yer buldular. Sokaklarda gezerken dayak yiyip iki kaburgam kırılıp annemin bana bıraktığı son paralar da çalındıktan sonra beni tedavi ettiler. Bütün bunların dışında bir şey aşılamaya çalıştılar ki işte kendimi öldürmeye çalışmamın asıl sebebi budur. Bu da ‘hırsızlık’tır Ömer Amca... Belki ben de onlarla beraber yaşasaydım, iyilik ve kötülük, mertlik ve kalleşlik anlayışım çok farklı olacaktı. Belki ben de hırsızlığı normal bir sahiplenme, bizi itenlerden alınan bir öç olarak kabul edecektim. Ama ben Kaptan Arif’in oğluyum. Sizler beni ne kadar çingene olarak nitelerseniz niteleyin, ben kendi kendime sürekli Türk olduğumu söylüyorum.”
Nefes nefese susmuştu çocuk... Bu konuşmaları nasıl yapabildiğini kendisi de anlayamamıştı. Gözlerini utançla Ömer Amcasına çevirdi. Herhalde bu saygısızca sözlerinden sonra kendisine çok kızacaktı. Yeniden küçük bir çocuk kimliğine büründü. İsyanını unutmuş, acılarıyla baş başa kalmıştı.
“Benim oğlum olur musun?”
Bu sözlerin anlamını kavrayamamıştı Evren... Bütün çocuksuluğuyla aklına gelen ilk kelimeleri sıraladı;
“Çok, çok özür dilerim efendim. Size büyük saygısızlık ettim.”
Derin bir sevgi ve hayranlık okunuyordu Ömer Ayanoğlu’nun gözlerinde...
“Hayır yavrum, etmedin. Ama ben senden bir şey rica ediyorum şimdi... Her ne kadar annenin ve babanın yerini tutamasam da, benim oğlum olmanı ve benimle yaşamanı teklif ediyorum. Acaba kabul edip de beni sevindirir misin?”
Hala kavrayamamıştı bu teklifi Evren... Aptal aptal Ömer Amcasına bakıyordu. Onun bu halini gören Ömer Ayanoğlu devam etti;
“Bak yavrum; ben Constanta Türk Başkonsolosluğunda görev yapıyorum. Yirmi yıl önce karımdan ayrıldım. Karımın yanında kalan iki oğlumla da aram pek iyi değil. Ne ben Onlarda aradığımı bulabildim, ne de Onlar bende... Yıllardır yalnız yaşıyorum. Seni gördüğüm an; “İşte bu çocuk benim oğlum olmalıydı, hayatımı paylaşmalıydı!” diye düşündüm. Şimdi iyice düşün. Benimle beraber yaşamak, yalnızlıklarımızı paylaşmak ister misin?”
Artık bu soruyu iyice anlamıştı çocuk. Heyecanla cevap verdi;
“Evet, isterim Ömer Amca! Hem de çok isterim.!
 
                                                               * 
                                                              * * 
 
                                                  A R A L I K - 2 0 0 0 
 
Akşam saat dokuz sularıydı. Başkonsolosun tayini yüzünden Ömer Ayanoğlu her akşam bu saatlere kadar çalışıyordu. Aslında kimse kendisinden böyle bir çalışma istememişti. Ancak o şu anda Başkonsolos vekili olarak kendini sorumlu hissediyordu. Çok titiz bir devlet memuru olduğu için de, işlerde herhangi bir aksamaya asla tahammülü yoktu. Günlük ve hatta yarınlık işlerini çoktan bitirmiş, yorgun bir halde konsolosluğun hemen karşısındaki apartman dairesinin zilini çalıyordu. Kapı hemen açıldı ve Evren büyük bir sevecenlikle kendisini kucakladı;
“Hoş geldin baba! Yine geç kaldın bu akşam...”
“Hoş bulduk oğlum.”
Paltosunu askıya astıktan sonra salona doğru yöneldi Ömer Ayanoğlu. Her zamanki gibi üç parmak viskisi onun yanında açılmamış bir şişe maden suyu kendisini bekliyordu. Koltuğa kendini bırakıp viskisinden bir yudum aldı.
“Söyle bakalım oğlum; bugün sınav sonuçlarını aldın mı?”
“Evet, aldım baba.”
“Yahu sen beni çatlatmak mı istiyorsun? Niçin gündüz telefon edip de haber vermedin? Yoksa başaramadın mı? Çabuk söyle!..”
Muzipce gülümsedi Evren ve sonra arkasında sakladığı kırmızı kurdeleyle bağlanmış ruloyu uzattı;
“Artık sekizinci sınıf mezunuyum baba.”
Sevinçle ayağa kalktı Ömer Ayanoğlu. Baba oğul sımsıkı kucaklaştılar.
“Her şey için teşekkür ederim baba. Bana sıcacık bir yuva verdin. Açıktan sekizinci sınıf bitirme sınavlarına girebilmemi sen ayarladın. Şimdi artık iki sene sonra lise bitirme sınavlarına girme hakkım var. Seni asla utandırmayacağım, göreceksin.
“Seninle gurur duyuyorum oğlum. Hadi hemen dışarı çıkalım ve diplomanı kutlayalım.”
O gece, her ikisi için de büyük bir neşe içinde geçti. Gelecek güzel günler için planlar yaptılar. Nefis yemekler yiyip, şampanya içtiler. Gecenin ilerleyen saatlerinde mutlulukla evlerine döndüler. Ömer Ayanoğlu cebinden para çıkarıp Evren’e uzattı;
“Biliyorsun, yarın feribotla İstanbul’a gidiyorum oğlum. En fazla bir hafta içinde geri dönerim. Bu para ben dönen kadar sana yeter.”
Sonra ayağa kalkarak esnedi ve devam etti; “Bugün epey yoruldum Evren... Artık yatma vakti geldi. Feribot yarın sabah saat altıda hareket edecekmiş. Senin kalkmana gerek yok; şöyle öğlene kadar güzel bir uyku çekip dinlen. Bunu hak ettin.”
“Peki baba; sana iyi geceler ve yarın için iyi yolculuklar!”
“İyi geceler oğlum...”
Ertesi sabah saat on birde telefonun acı acı çalışıyla uyandı Evren... Hemen ahizeyi kaldırdı. Nedense elleri titriyordu. İçinde garip bir korku belirivermişti sanki... Karşısında konsolosluk görevlilerinden biri vardı. Maalesef üzücü bir haber verecekti kendisine... Sabah sekizde Türk feribotu Karadeniz’de bir yük gemisiyle çarpışmıştı. Denize düşüp de bulunamayanların arasında ne yazık ki Evren’in şu koca dünyada tutunabileceği son dal olan Ömer Ayanoğlu da vardı.
             
  Fatih Çağlayan
  Mart 2001                                                                                                                                         
 
 

-devam-

Anasayfaya
Geri Dön

EVE DÖN
       

Anasayfaya
Geri Dön